Uzun zamandır böylesine derin bir skandalla karşılaşmadık. Sahte diploma soruşturması, yalnızca bireysel sahtekarlıklardan ibaret bir dosya değil. Bu devletin dijital altyapısına, eğitim sistemine, güvenlik yapısına ve halkın kurumlara olan inancına doğrudan etki eden bir güvenlik krizidir. Ve maalesef bu krizin başrolünde daha önce de benzer suçlarla gündeme gelmiş bir isim yer alıyor: Ziya Kadiroğlu.
Kamuoyunda çete lideri olarak anılan Kadiroğlu’nun ismi, KPSS skandallarından FETÖ bağlantılarına kadar uzanan bir geçmişe sahip. 2016 yılında 354 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmış, toplamda 12 ayrı soruşturmaya konu olmuş ama bunlardan yalnızca ikisinde ceza almış. Geri kalan davalardan beraat etmiş ve beş yıl sonra yeniden bu sahada faaliyet gösterebilmiş. Aslında her şey tam da burada başlıyor: Devletin elini defalarca yakmış bir kişi, sistemin açıklarını kullanarak nasıl olur da tekrar bu kadar derinlemesine sızabilir?
Bu sorunun yanıtı, bizi sadece sahte diplomalarla değil, dijital güvenliğin ne kadar kırılgan hale geldiğiyle yüzleştiriyor.
Soruşturmanın detaylarına bakıldığında tablo çok daha vahim. Ziya Kadiroğlu’nun telefonunda, yüzlerce kişiye sahte diploma ve ehliyet sağlamak için yapılan yazışmalar bulunuyor. Bu kişilerin arasında devlet memurları, kamu çalışanları, hatta hayatını kaybetmiş vatandaşların yerine sisteme eklenen isimler bile var. 6 Şubat depremlerinde ölen avukatların üniversite kayıtlarının silinip, yerlerine para karşılığında yeni kişilerin kaydedildiği tespit edilmiş. Bu yalnızca bir sahtekârlık değil, bir ahlaki çöküştür.
Daha da ürkütücü olanı, soruşturmada yer alan e-imza sahtekârlıkları. Bir narkotik polisinin dijital imzası taklit edilerek, uyuşturucu ticareti yapan bir kişiye ‘devlet görevlisi’ kimliği kazandırılmış. YÖK ve üniversitelerin sistemlerine girilmiş, öğrenci işleri üzerinden işlem yapılmış, diplomalar “resmiyet kazandırılarak” dağıtılmış. Uyuşturucu suçundan aranan Mıhyedin Yakışır’ın fotoğrafı, farklı sahte kimliklere eklenerek sistemde dolaşıma sokulmuş. Hatta bu sahte kimliklerle gerçek e-imzalar alınmış ve kamusal işlemler gerçekleştirilmiş.
Bu tablo bize artık şunu gösteriyor: Burada yalnızca bireysel çıkar için yapılan sahtekarlıklar değil, aynı zamanda devletin kurumlarına duyulan güvenin altının oyulması söz konusudur.
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un açıklamasına göre, soruşturma 13 Ağustos 2024’te başladı. 21 Mayıs 2025’te kamu davası açıldı. Şu ana dek 220 kişi hakkında adli işlem yapıldı; 199’u hakkında kamu davası açıldı; 37 kişi tutuklandı; 150’si adli kontrolle serbest. Bakan, kurumlar arası bilgi paylaşımının sürdüğünü ve bu tür suistimallere karşı mücadelenin kararlılıkla yürütüldüğünü söylüyor.
Ancak burada sorulması gereken daha temel bir mesele var: Bu kadar büyük çapta bir çete yapılanması yıllardır nasıl fark edilmedi? Bu kişiler devletin sistemine bu kadar rahat nasıl sızabildi? Ve biz vatandaş olarak hala belgelerin, kimliklerin, imzaların gerçekliğinden ne kadar emin olabiliriz?
Sağlık sisteminde daha önce ortaya çıkan yeni doğan çetesi gibi, şimdi de eğitim sistemi çöküyor. Bir sabah, yıllarca emek vererek mezun olmuş bir öğrencinin diplomasının, hiç okula gitmemiş bir kişinin sahte belgesiyle aynı kefeye konması riskiyle karşı karşıyayız.
Bu noktada Samsun genelinde, Samsun Üniversitesi ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi özelinde elimizde şu an için doğrulanmış bir bilgi yok. Ancak Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış bu yapının, Samsun gibi önemli bir üniversite şehri ve bürokratik merkezde hiçbir bağlantı kurmamış olması ihtimal dışıdır. Bugün sessiz kalan iller, yarın iddianamelerde karşımıza çıkabilir.
Soruşturma ilerledikçe, kimin nerede neye alet olduğu daha net ortaya çıkacak. Ancak bu süreç sadece mahkemelerle değil, kamuoyunun dikkatiyle, medyanın cesaretiyle ve en önemlisi vicdanlı insanların sessiz kalmamasıyla temizlenebilir.
Devletin itibarı; sahte belgelerle, taklit imzalarla değil, adaletle, şeffaflıkla ve hesap verebilirlikle korunur.












